"İnsan arıyorum!" bağırışları küfre dönüşüyor. Bize verilen “kudret helvası”yla putlar yapıyoruz ve acıkınca tüketiyoruz hızlıca. Biz yemeden, bizi yemeye başlayan tanrılarımızın şerrinden başka tanrılara sığınıyoruz. Ahdimizde asla durmuyoruz. Geriye tüketecek bir şey kalmayınca kardeşlerimizin etini, kendi etimizi tüketiyoruz. Tüm bu halimize rağmen “ilkel”i, “vahşi”yi bir küfür olarak algılıyoruz.
Adalet tanrıçası, kılıcını terazisinden daha yukarıda tutuyor. Kılıç sahibi olanların adaletine mahkumuz, onların “adaleti” ile mahkumuz. Hüküm, teraziden değil kılıcın kınından çıkıyor ve çekilen kılıç, kınına girmek bilmiyor; doğruyor, doğruyor, doğruyor… Barış, iki savaş arasında kalan zaman, olarak tanımlanıyor artık. Bir kuşla temsil edilen barış, küsen iki çocuğun birbirine dokunan serçe parmaklarıyla sona eriyor. Ancak, barışmalar masum çocuk küsüşleriyle değil, kanlı boğuşmaların ardından gerçekleşiyor.
Çimlere basmanın yasak olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bir parçası olduğumuz doğaya özlem duyuyoruz artık. Tıpkı kendi renklerimizi kirlettiğimiz gibi kirletiyoruz onu. O ne kadar kirli ve temizlenmeye muhtaçsa kalplerimiz de o kadar acı içinde, o kadar acınacak halde. Temizleme müdahalelerimiz yüzeysel ve sentetik. İşte bu yüzden asla eski haline gelemiyor. Temizliği doğadan, kendi iç doğamızdan değil kimyevi maddelerle halledebileceğimizi sanıyoruz. Sevgiliye vereceğimiz çiçekleri topraktan değil tüccarlardan alıyoruz ve onları sentetik süslerle boğuyoruz; tıpkı annesini, toprağı asfaltla boğduğumuz gibi… "Toprak ana"yı toprağa veriyoruz ve ardından asit yağmurlarıyla ezbere dualar ediyoruz..
Toprağın yabancısı değiliz. Yabancı olduğumuz şey, toprağın üzerindeki kalın beton tabaka. Beton tabakalarla yaşadıkça nefret ediyoruz topraktan. Toprağı kir sanıyoruz.
Özgürleştireceğini düşündüğümüz şeylerin tutsağı oluyoruz. Kendi 'özgür' irademize ve “gerçekliklerimize” dahi sadık kalamıyoruz. “Free your mind!” deyip atladığımızda yere çakılıyoruz. Zihnimizi özgür bırakma isteğimiz, beynimizin kafatasımızın çatlağından sızmasıyla son buluyor. Yanlış bir döngünün içinde deniyoruz, yanılıyoruz. Yanılıyoruz, deniyoruz..
Işıktan ve gölgeden dünyamızda her şeyin sahtesini yapıyoruz. Dağlardan kaçıp “modern” denilen şeye sığınıyoruz. Betondan mağaralarımızdan kafamızı çıkarsak yetecek; ama ışığın gözümüzü kör edeceğinden korkuyoruz asıl körlüğümüzü görmeden... Kendi gölgemizden tırsıyoruz. Kalplerimiz noktalandığından yönümüzü bulmak için oluşturduğumuz elektronik duyargaları kullanıyoruz. Onlar ölünce biz de ölüyoruz. Bir zamanlar kaçtığımız dağlara dönmek istiyoruz zaman zaman. Çabalar boşa; kucağını açmıyor mağara. Mağaranın kapılarını açacak tekerlemeyi unuttuk. Peygamberlerin mağaraları yok olmak üzere artık. Mağaraların etrafında baz istasyonları, baz istasyonlarının dibinde ölü güvercinler… Ve siber örümcekler, ağlar kuruyor kafamıza: WWW
Nedir “Cinnet Modern”? “Cinnet Modern”, bir şiirdir evvela. Modern dünyanın bizi zihnin müstemlekesi kıldığını söyleyen, modern insanın ağzından “ihraç fazlası gibi hissediyorum kendimi, sypralex iyi geliyor” diyen, ilham veren bir şiir…
Modern dünyayla, uygarlıkla problemi olan insanları bir arada olacağı bir oluşum olacak “Cinnet Modern”. Yıllardır bu topraklarda, teknolojinin ve ilerlemenin pek de matah bir şey olmadığını söyleyen, bunu yaşayan ya da bununla ilgili bir kütüphane oluşturmak için çabalayan dostlarımız; teknoloji ile, otorite ile; duman ile kan ile çevrelenmiş yaşamlarını terk eyleyip doğaya dönmüş ve dönme hazırlığında olan kan kardeşlerimizin seslerini duyuracağız. Onlardan ilham alacağız, birilerine ilham vereceğiz ve umarız ki bu ilhamla hep beraber “evimize” döneriz. İşte, Cinnet Modern bir yolculuk bavulu. Burada bavulumuzu dolduracağız.
İçinde bulunduğumuz yaşam bir uçuruma doğru akan kirli bir suya dönüştü. Bir dal bulup tutunamazsak düşüşümüz çok fena olacak. Bir dal bulup kirli suların tüm şiddetine rağmen geriye doğru yüzebilirsek ve kıyıya yanaştıktan sonra birbirimize el uzatırsak “ev”e dönme şansımız var. Kan kırıntıları bırakıyoruz ardımızdan; izleri takip edeceğiz.
Modern dünya ve araçları, insanlığı bir cinnete doğru sürüklüyor, antidepresan bağımlıları, ruh hastaları, hastalık hastaları artıyor, bin bir türlü fobi doğuyor biz ilerledikçe. Cinnet dediğimiz şey gayet insani bir şey; ancak bugün plastik bir cinnetin ağına dolanıyoruz. Bu plastik ağlara karşı hakikatli, "şuurlu" bir cinnet halinden, hayalinden bahsedeceğiz.
Sayı 1, Sayı 2 demek yerine Error 1, Error 2 diyeceğiz; uygarlığa karşı yazıp-çizdiklerimizi de yine onun araçlarıyla yapıyoruz çünkü. Otoriteden kaçışa da fırsat veren bir yer olduğu için internette yazıyoruz. Bizi birbirimize uzak düşürdüğü için internet. Çok fazla değiliz; bir avuç insanız, bu yüzden internet. Sanal bir cinnetin içindeyiz bu yüzden internet… Tekeliyetten, otoriteden haz etmiyoruz bu yüzden internet. Bu cinnetin çıkmazına girmiş insanlarla da kucaklaşabiliriz diye internet. Modern dünyanın alet-edevatının verdiği hatalarız. O araçlarla mücadele veriyor olsak bile bir şekilde sistemleşmedik henüz; sistemin hatalarıyız. Sistemin hatalarıyız, çünkü tüm kanlı bastırmalara, cinnetlere, uyku haplarına antidepresanlara rağmen hala bir şeyleri hatırlıyoruz. Bir umudumuz var, başka türlü de olabileceğine inanıyoruz.
Bilgisayar başında saatler geçiriyor olmamız ciddi bir problem, bunu biliyoruz; kağıt gibisi, ağaç gibisi, deri gibisi yok bunu da biliyoruz. Bir araç, bir silah olarak kullanacağız kendi cephanemizi yaratana dek. Yazılarımızdan bir cephane yaratmak istiyoruz. Hastalığımızı da bir şekilde bir yöne kanalize etmek durumundayız. Bir kütüphane yaratmak istiyoruz cinnete dair. Uygarlığın, medeniyetin, teknolojinin bize mutluluk getirmediğine inandırmaya çalışacağız birbirimizi ve takipçilerimizi.
Toplumsal ve bireysel bir cinneti tecrübe ediyoruz. Bu tecrübe, plastik eriyiklerle etrafımızı örmüş olan cinneti parçalayacak şeye; yürekten bir patlamaya, esaslı bir cinnete gebe. Sistem, bu gerilimin farkında ve bu gerilimi azaltmak içi bizlere kendi elleriyle yapay bir "topraklama" vaat ediyor. Sistemin sunduklarıyla gerilimimizi azaltmak yerine, öfkemizi diri tutmak için kendi bileklerimizle yazmak, çizmek, konuşmak, bağırmak istiyoruz. “Pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler”le küfretmek istiyoruz.